Notice: Undefined index: HTTP_ACCEPT_LANGUAGE in /home/ahmedti/domains/ahmetyapan.net/public_html/counter.php on line 92
Ahmet YAPAN Photography - Yazılarım
YAZILAR
“ARTAN” MUHABBETLERİ “ALTUN” DEĞERİNDE “YAPAN” DOSTLUKLAR
14 Mart 2013 Perşembe

– Bülent Hakan Altuncu’ya ve Ahmet Yapan’a ithaf olunur –

 

Hayata hayat katan anlar vardır.

Şehrin kirinden, isinden, dumanından kurtulup da sahil kenarındaki bir balıkçı barınağına veya dağların başı dumanlı beyazlığına kendinizi attığınızda önce gözlerinizi şenlendiren doğallıktan, sonra ciğerlerinizi şenlendiren o mis gibi temiz havadan bahsediyorum. “Şehirde yaşadığımızda hayat mı kardeşim?” dedirten bir doğallık ve temizlik. Gözünüzden başlayıp ciğerlerinizin en ücra köşesine kadar yayılan bir doğallık ve temizlik. Tıpkı insanın özü gibi, tıpkı kaynağını bu özden alan ve hayata hayat katan insanlar ve bu insanların dostlukları gibi.

 

İşte böylesi insanlarla kendimizi öylesi bir yere atmanın hayaliyle önce Faroz’da buluştuk, mis gibi deniz ve tuz kokan deniz havasıyla ciğerlerimizi doldurup üstüne çay içtik. Ardından “Benim meskenim dağlardır dağlar” türküsünde olduğu üzere yönümüzü “Başı duman pare pare”, “Şu dağlarda kar olsaydım” diyerek Hamsiköy’e çevirdik.

 

Ünlü bir düşünür: “Hayatta hiçbir şey sürpriz değildir; ama buna rağmen her sürprizde şaşırmamızda hayatın en büyük sürprizidir.” der. Bilenler bilirler ki Hamsiköy isminin sürprizi hamsinin kavağa çıkmasında değil, aslında beş köyün birleşmesiyle oluşan eskiden bu büyük köyün isminin Arapçada beş manasına gelen “hamse”den mütevellit “hamse köy”den Hamsiköy’e dönüşmesidir. Hamsiköy’ün bu ince sürprizine o gün güzel mi güzel iki çift gözün süslediği sıcak mı sıcak, saf mı saf çocuk tebessümleri eşlik etti: Emirhan ile Neslihan.

 

“Güz mü geldi rengin soluk / Ne tez yaprak döktün ömrüm / Hep ağlarsın boynu bükük / Gözyaşın derya mı ömrüm” türküsünü sesimize katık etmişken bir yol ağzında karşımıza Allah’ın lütfu olarak çıkan Emirhan ile Neslihan, onların kelimelere sığmayan o saflıkları, o sıcaklıkları, o tatlılıkları, yani çocuklukları bizi ömrümüzün “Otuz Beş Yaş” hüznünden alıp baharın kapısına koydu. (Ne büyük adamışsın Cahit Sıtkı.)

 

“KARANLIKTAYIZ, OTURMUŞ BEKLİYORUZ / IŞIK OLUN, KURTARIN BİZİ.”

Kerim Aydın Erdem, “Çocuklar”

 

Hamsiköy’e giden yolu ararken baktığımız tali yolda Bülent Bey, bu güzel kız çocuğunu görünce ne düşündü, tahmin etmek zor değil. Hemen camı açıp film yönetmenin kameraya “Motor!” demesi gibi işe girişti, ardından arabadan inip oyunculara emir verircesine; ama sanki kırk yıldan beri onları tanıyormuş gibi kâh konuşmaya, kâh komut vermeye başladı. İşte o güzelim çocukların güzelim karelerinden biri.

 

Fotoğraf makinesi ve dolayısıyla şu kare olmasaydı şu güzelim tebessümleri, onları dağdaki çam ağaçları gibi süsleyen hayat dolu gözleri ve abi-kardeş ilişkisinin Hamsiköy’ün soğuğuna meydan okuyan sıcaklığını, samimiyetini tasvir etmek için acaba neler neler yazmak lazım gelirdi? Hadi beynimizi zorladık, hatta patlattık, kelimelere takla attırıp yazdık diyelim hangi metin, şu kare kadar yalın, net ve kısa anlatabilir şu insanî, daha doğrusu çocukça güzelliği?

 

İnsanın yetişkinliğe vardığında kaybettiğini anladığı ilk şey, çocukluğu oluyor. Belki de yetişkinlik, öncesini hatırlamak ve bu esnada neyi kaybettiğini fark edip geçmişi anmaktır. Çocukların sahip olduğu bu güzel hazineye gıpta etmemek mümkün mü? Tıpkı ünlü edebiyatçı Beşir Ayvazoğlu’nun “Çocuk Düşleri” adlı o dörtlüğündeki gibi:

 

“N’olur artık çocuklar ağlamasın

Uyusunlar verin gülüşlerini

Size binlerce masal devşireyim

Getirin bir gecelik düşlerini”

 

O düşlerde neler neler vardır; ama o düşler bizim için artık yitik bir hazinedir. Her insanın büyürken mecburen kaybettiği o hazineyi, her yetişkin sadece çocuklarında ve torunlarında şöyle bir görebilir ve o günlere o şarkıdaki telli turna gibi bakıp iç geçirebilir ancak: 

 

 “Telli telli telli, şu telli turna
Sanma ki yaralı, uçmaz bir daha
Takılmış kanadı göçmen buluta
ANLATIR ESKİ BENİ ŞİMDİKİ BANA

Sakın çıkma patika yollara
O dağlara, kırlara, o karlı ovaya

YENİK DÜŞÜYOR HER ŞEY ZAMANA
BİZ BÜYÜDÜK VE KİRLENDİ DÜNYA

Telli telli telli, şu telli turna
Ne kalmış buralı göklerden başka

NE KALIR YARINA, BİZDEN SONRAYA
HER ŞEY BİNİP GİTMİŞ UÇURTMALARA”

 

Hâsılı, her çocuk, yeryüzünde kirlenen suyun gökyüzünde temizlenip dünyaya, tabiata, cümle mahlûkata hayat vermesi, can suyu olması gibi insanın büyürken kaybettiği o saf güzelliği, anne-babasının aracılığıyla kazandığı bir mucizedir. Her mucize gibi de ilahî ve muhteşemdir. Ben Neslihan ve Emirhan’ın yüzlerinde, o güzelim yüzlerini süsleyen gözlerinde ve tebessümlerinde, hal ve hareketlerinde işte bu ilahî ve insanî gerçeği, daha doğrusu tatlı sıcaklığı gördüm.

Bülent Bey’in fotoğraf makinesiyle, Ahmet Bey’in gözleriyle kaydedip zevkine erdikleri bu nadide ana ben de hemen oracıktaki bakkaldan aldığım çikolataları Neslihan ve Emirhan’a ikram ederek ortak oldum. Bir de . . . bir de kendimi tutamayarak –evet, itiraf ediyorum– Neslihan’ı öperek.

 

İçimden bir ses bu işten en kârlı çıkanın ben olduğunu söylüyor. Ama Bülent Bey’in yukarıdaki o karesi olmasa kârımızı nasıl belgelerdik, Allah bilir. Ahmet Bey’in yerinde tespitiyle aktaracak olursak “Yaşanmışlıkların yansımasıdır hayat.” İşte bu yansımanın en çarpıcı örneklerinden birisi de fotoğraf. Tıpkı yukarıda olduğu gibi.

 

O gün Hamsiköy’de bizlere kalpleri kadar sıcak olan evlerini açıp çay ikram eden Recep Bey ve ailesi ise bu güzelliğe eskilerin ifadesiyle “nurun âlâ nur”, yani katmerli güzellik eklediler; sağolsunlar varolsunlar.

Hamsiköy’den bahsetmişken Hamsiköy’ün meşhur sütlacını yediğimizi yazmazsak Hamsiköy’ün sütüne haksızlık etmiş oluruz. Tabi Hamsiköy’ün yağına ve peynirine de. Hamsiköy’den aldığımız tereyağı ve peynir ile Maçka’da Bülent Bey’in kıdemli dostu Ali Bey’in mekânında yaptığımız “akşam” kahvaltısı, günün diğer bir sürprizi oldu.

 

Akşam Ahmet Bey’in evinde çektiğimiz fotoğrafları izlerken gözlerimiz, içtiğimiz çaylarla damaklarımız ve . . . ve Ahmet Bey’in çaldığı kanunla, benim de sesimle kulaklarımız şenlendi. (Bu arada sesim de fena değilmiş hani. Beğenenlerin yalancısıyım. Çünkü bilenler bilirler, kendimi övmeyi hiç sevmem:)

 

Müziğin eşliğinde kendimizden geçmişken güne noktayı Ahmet Bey’in o çarpıcı tespiti koydu: “Artan ile artan muhabbetler”. Bu tespiti kemale erdirip zenginleştirerek iade ettim: “Artan ile artan muhabbeti Yapan’lar”. Siz buna bir de “Altun” değerinde bir insanı eklerseniz ortaya işte böyle tadından yenilmeye doymayacak bir terkip çıkıyor. Adeta Hamsiköy sütlacı, tereyağı, peyniri gibi. Veya Emirhan ile Neslihan gibi. Onların ömre bedel yüzleri, gözleri ile bunları süsleyen tebessümleri gibi.

 

İyi ki varsınız iyi insanlar. Çünkü dünya sizlerle güzel, çünkü dünya sizinle anlamlı ve yaşanası.

“Yaşanmışlıkların yansımasıdır hayat.” Hayatı hayat yapan da altundan daha değerli, hep artan insanlardır, insanlıktır.

 

Daha doğrusu, hayatı kelimenin tam manasıyla hayat Yapan, Altun’dan daha değerli, hep Artan güzelliklerdir. Ne mutlu böylesi insanlara, böyle insanlarla dost olanlara.

Gökten üç elma düştü, biri . . .

 

Adem ARTAN


Adem ARTAN

Etiketler:
Toplam Yorum: 0 - Yorum Yaz
/ 1